Benim adım Seher. Bu hikâye başladığında 21 yaşındaydım. Yanımdaki kızın adı ise Nisan’dı. O benden yalnızca birkaç ay küçüktü. Aynı köyde büyümemiştik, birbirimizi daha önce hiç görmemiştik. Buna rağmen o akşam, aynı arabanın arka koltuğunda yan yana oturmuş, aynı kaderin nereye götürdüğünü bilmeden sessizce ağlıyorduk. Bizi götürdükleri adamın adı Rüstem Ağa’ydı. Yörede adını bilmeyen yoktu. Yüzlerce dönüm tarlası, hayvan sürüleri, şehirde dükkânları ve tepelerin arasında uzaktan bile fark edilen büyük bir konağı vardı. Ama benim ailemin umurunda olan bunlar değildi. Babamın ağır borçları vardı. Nisan’ın ailesinin ise küçük kardeşinin ameliyatı için acilen paraya ihtiyacı bulunuyordu. Rüstem Ağa’nın adamları iki aileye de yardım teklif etmişti. Karşılığında biz onun konağına gidecektik. Bize açık açık söylenen şey şuydu: “Rüstem Ağa sizi nikâhına alacak.” Ancak köyde herkes gerçeği başka türlü söylüyordu. “Kuma gidiyorlar.” Üstelik Rüstem Ağa’nın yıllardır evli olduğu Saniye Hanım hâlâ konakta yaşıyordu. Arabamız konağın yüksek demir kapısından içeri girdiğinde mideme kramplar girmeye başladı. Bahçede çalışan insanlar başlarını kaldırıp bize baktı. Kimileri meraklı, kimileri üzgün, kimileri ise sanki başımıza gelecekleri biliyormuş gibi sessizdi. Nisan elimi tuttu. “Kaçabilir miyiz?” diye fısıldadı. Dışarı baktım. Kapıda iki adam vardı. Duvarlar yüksekti. Üstelik nereye kaçacağımızı da bilmiyorduk. “Şimdilik hayır,” dedim. Bizi konağın büyük salonuna götürdüler. Rüstem Ağa’yı ilk kez orada gördüm. Beklediğimden gençti. Kırklı yaşlarının başındaydı. Sert yüzlü, geniş omuzlu, sakin bakışlı bir adamdı. Salonun ortasında ayakta duruyor, bizi dikkatlice süzüyordu. Yanında ise ellili yaşlarında, başı örtülü, ciddi yüzlü bir kadın vardı.