Benden sadece tenimi değil, içimdeki tüm karanlığı talep ediyordu; çünkü biliyordu ki bir insan ancak en kırılgan yerinden sevildiğinde gerçekten iyileşirdi. O gece gözlerinin içine baktım. Kalbim kaburgalarımı delecek gibi atarken, aylardır boğazımda düğümlenen o son itirafı dudaklarımdan döktüm: “Seni her şeyden çok seviyorum ama bir gün benden sıkılmandan, bu evin içinde iki yabancıya dönüşmemizden öyle korkuyorum ki… Bazen seni kaybetmemek için kendimi yok sayıyorum.” Sözlerim bittiğinde odada derin bir sessizlik oldu. Emre’nin gözlerindeki o yoğun ateş yerini derin bir şefkate ve sarsıcı bir rahatlamaya bıraktı. Elini yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımın kenarını okşadı. “Benim her gece senden istediğim tek şey buydu Leyla,” dedi, sesi titreyerek. “Bana tüm kalbini, korkularını açman. Çünkü bedenler birbirine alışır, geçer; ama birbirinin ruhunu gören iki insan asla ayrılamaz.” O an anladım ki, korkuyla arzu arasında gidip gelen o geceler bizi bir uçuruma değil, birbirimizin en derin gerçeğine taşımıştı. Ne yapmam gerektiği sorusunun cevabı artık çok netti: Kaçmak ya da duvarlar örmek yerine, aşkın en saf, en dürüst ve en cesur haline teslim olmak. O gece, yağmurun sesi altında, aramızdaki tüm kilitler sonsuza dek çözüldü.