
On iki yıl boyunca şunu duydum:
Bu senin görevin değil.
Daha gençsin.
Kendi hayatını yaşamalısın.
Ama Mehmet… Mehmet benim için hiç yük olmadı.
O, bu ailenin sessiz kahramanıydı — karısını çok genç yaşta toprağa vermiş, dört çocuğunu tek başına büyütmüş, kendi bildiği açlığı onların hiç yaşamaması için gücünün çok ötesinde çalışmış bir adamdı.
Çocuklarının kendi hayatları vardı.
Gelirlerdi… geldikleri zaman. Çoğu zaman da gelmezlerdi.
Ben ise kaldım.
Ateşi çıktığında onunla kaldım.
Ellerinin titrediği, kaşığı bile tutamadığı zamanlarda kaldım.
Gençliğinden anlattığı hikâyeler giderek kısalıp kopuklaştığında — sanki hafızası eski bir kaset gibi en olmadık yerde takılıyormuş gibi — yine kaldım.
Bir geceyi çok iyi hatırlıyorum.
Yorgunluktan tükenmiş hâlde yatağının yanında oturuyordum. Duvarlardaki gölgeler bile normalden daha ağır görünüyordu.
— Mehmet… — diye fısıldadım. — Ben sadece senin gelininim. Bazen her şey… çok fazla geliyor.
O an gülümsedi.