O gün “ekmek almaya çıktı” diye düşündük. Telefonu evdeydi ama kimse bunu garip bulmadı. O yıllarda herkes telefonunu yanında taşımazdı.
Akşam oldu, gelmedi.
Gece oldu, gelmedi.
“Bir Yere Gitmiştir” Dediler
İlk günler umut vardı.
“Belki sinirlenmiştir.”
“Belki bir arkadaşına gitmiştir.”
Bunları söyleyenler iyi niyetliydi ama zaman geçtikçe cümleler değişti. Annemin adı artık evin içinde fısıltıyla anılıyordu.
Kayıp başvurusu yapıldı. Dosya açıldı. Sonra… dosya sessizleşti.
Babam konuşmamayı seçti.
Ev sustu.
Ben büyüdüm.
20 Yıl Sonra Gelen Telefon
Yıllar sonra, çocukluğumun geçtiği ev yıkılmadan önce belediyeden bir telefon aldım. Evde bize ait olduğu düşünülen bazı eşyalar bulunduğu söylendi.
Gittiğimde küçük bir kutu verdiler.
İçinde sararmış bir defter, kırık bir toka ve katlanmış bir kâğıt vardı.
Kâğıt annemin el yazısıyla yazılmıştı.
Tarihe baktım.
Kaybolduğu günden iki gün sonraydı.
Notta sadece tek bir cümle vardı:
“Eğer bunu bir gün okursan, beni kimsenin aramadığını bil.”
Dosyada Saklı Kalan Gerçek
O nottan sonra içim rahat etmedi. Karakola gidip dosyayı tekrar görmek istedim. Yıllardır kapalı olan dosya önüme kondu.
Ve ilk kez o gün öğrendim.
Annem, kaybolduğu gün karakola gitmişti.
Dosyada kısa bir kayıt vardı. Ne ifade, ne tutanak, ne de detay…
Sadece şu not düşülmüştü:
“Kendi isteğiyle ayrılmış olabilir.”
Bu yüzden kayıp başvurusu ciddiye alınmamıştı.
Bu yüzden arama yapılmamıştı.
Aranmayan Bir Anne
20 yıl boyunca annemi aradığımı sanmıştım. Fotoğraflara bakarak, rüyalar görerek, ihtimallerle yaşayarak…
Ama gerçekte kimse aramamış.
O günden sonra annemin nerede olduğu hâlâ bilinmiyor. Dosya resmî olarak açık ama fiilen kapalı.
Bense artık şunu biliyorum:
Bir insan kaybolduğunda değil,
aranmaktan vazgeçildiğinde gerçekten kayboluyor.