Çocuğun ailesi beni dava etmişti. Gerekçeleri şuydu:
“Dikkatsiz kurtarma nedeniyle çocuğa zarar vermek.”
İnanamadım. Konuşmaya çalıştım, kapı yüzüme kapandı. Mahkemede, sanki yanlış bir şey yapmışım gibi anlatıldım. Fotoğraflar gösterildi, tanıklar dinlendi. Daha önce hiç görmediğim insanlar aleyhime ifade verdi.
Avukatım uzlaşmayı önerdi. Reddettim.
Bir hayat kurtarmıştım. Suçlu değildim.
Son duruşmada kaybedeceğimi anladım. Hakimin bakışı umutsuzdu. Tam her şey bitiyor derken, mahkeme salonunun kapıları açıldı.
Bir apartman görevlisi içeri girdi. Elinde bir USB bellek vardı. Güvenlik kameraları çalışıyordu. Ve kimseye verilmemişti.
Görüntüler açıldığında salon buz kesti. Beşinci kat koridoru görünüyordu. Anne telefondaydı. Bebek pencere kenarındaydı. Bir anlık dalgınlık…
Ve düşüş.
Sonra ekranda ben belirdim. Koşuyordum. Kollarımı açıyordum. Başka bir seçenek yoktu.
Hakim görüntüyü durdurdu. İlk kez bakışları değişti. Ardından sağlık raporları sunuldu. Çocuk salona getirildi. Yürüyordu. Hafif aksıyordu ama yaşıyordu.
Karar netti:
Dava reddedildi. Asli kusur ebeveyn ihmaliydi.
Mahkeme salonundan çıktığımda güneş gözlerimi aldı. Basın vardı ama durmadım. Bir banka oturdum. Ellerim titriyordu. Bir hafta içinde kahramanlıktan sanıklığa, sonra tekrar gerçeğe dönmüştüm.
Bir süre sonra anne yanıma geldi.
“Özür dilerim,” dedi. “Korktum.”
Başımı salladım. Bazı şeylerin telafisi yoktu.
Ayağa kalktım. İşe geç kalmıştım. Hayat devam ediyordu.
Ama ben artık şunu biliyordum:
Doğru olanı yapmak her zaman alkış getirmez.
Bazen mahkeme salonunda sınanır.
Ama yine de yapılmaya değerdir.