
Sonra bir gün, hastane odasında, hemşire serum bağlamak için içeri girdiğinde, adamın eli birden onu tuttu. Zayıf, titrek ama son bir umutla:
“Lütfen… Ritchie’yle vedalaşmak istiyorum. O yalnız… Benimle son bir kez kucaklaşmalı.”
Hemşirenin içi burkuldu. Hayvanlar hastaneye alınmazdı, biliyordu. Ama o gidip başhekimle konuştu. Doktor tereddüt etti, kekeledi ama sonunda, “Burası hastane… ama eğer son isteğiyse…” diyerek kabul etti.
İki saat sonra, koridordan hafif, hızlı patilerin sesi ve minik bir havlama duyuldu. Ritchie, biraz zayıf düşmüş, yaşlanmış ama gözleri aynı sadakat ve sevgiyle dolu, kapıdaydı. Hemşire içeri aldı. Ritchie hiç tereddüt etmeden yatağa atladı, sahibinin göğsüne yerleşti, başını onun omzuna usulca bıraktı.
Adamın nefesi hafif, fısıltı gibiydi:
“Özür dilerim… Yanında olamadığım için… Küçüğüm… Sana minnettarım…” Gözyaşları, köpeğinin tüylerine karıştı. Onu okşadı, başını öptü. Ritchie hafifçe mırıldandı, sanki “Buradayım, seninleyim. Son ana kadar.” diyordu.
Saatlerce öyle kaldılar. Hemşire, o huzuru bozmak istemedi, usulca odadan çıktı. Akşamüstü kontrol için döndüğünde ise, kapıyı açar açmaz donakaldı.
Monitör sessizdi. İkisi de huzur dolu bir sessizlik içinde, sanki derin bir uykudaydılar. Adamın yolculuğu bitmişti… ama Ritchie hâlâ onun kollarındaydı, burnu sahibinin ensesine gömülü… Kalbi, dayanamamıştı ayrılığa.
Sonunda, ayrı dünyalara gitseler de, sahip oldukları son şeydi bu: Sessizlik, sadakat ve o derin, koşulsuz sevgi… Beraber vedalaştılar.