Meral bu kez iç çekti. Sanki rahatsız edilen kendisiymiş gibi bir tavırla konuştu.
“Bu aslında senin için iyi bir ders oldu,” dedi.
Annem duraksadı.
“Nasıl yani?” diye sordu.
“Senin yaşında,” diye devam etti Meral,
“sözleşmesiz iş yapılmaz. Bu sağduyu.”
Sonra gülümseyerek ekledi:
“Zaten yapacak daha iyi bir şeyin de yoktu.”
Annem cevap vermedi. Tartışmadı. Sesini yükseltmedi.
O akşam eve geldiğinde mutfak masasına oturdu. Küçük defterini açtı. Dört haftalık alacağı olan satırların üzerini tek tek çizmişti. Defteri kapattı ve sadece şunu söyledi:
“Daha iyi plan yapmalıydım.”
O an içimde soğuk bir şey hissettim. Bu bir para meselesi değildi. Bu, yaşlı bir kadının emeğinin görünmez sayılmasıydı. Nazikliğin zayıflık sanılmasıydı.
Meral, annemin ses çıkarmayacağını düşünmüştü. Yanılmıştı.
Garaja indiğimde elim titremiyordu. Bu bir öfke patlaması değildi. Bu, annemin yıllardır kimseye yük olmamaya çalışmasının, her şeyi içine atmasının birikmiş hâliydi.
Garajın köşesinde, yıllardır dokunulmamış bir kutu duruyordu. Üzerinde silik bir yazı vardı: “Evraklar.” Babam hayattayken her şeyi dosyalardı. “Bir gün lazım olur,” derdi.
Kutuyu açtım. Eski faturalar, not defterleri, karbon kâğıtları… En altta babamın küçük yazıcısı duruyordu.
Annem haklıydı. Daha iyi plan yapmalıydı.
Ama bu dersi ona Meral vermeyecekti.
Masaya oturdum, telefonumu çıkardım ve anneme mesaj attım:
“Anne, Meral’in çocuğuna kaç gün baktın? Hangi saatlerde?”
Cevap hemen geldi. Annem her şeyi not etmişti. Gün gün, saat saat.
O an şunu anladım: Sessiz insanlar zayıf değildir. Sadece sabırla konuşacak doğru anı beklerler.
Ve bu hikâyede o an artık gelmişti.