Tayfun hemen gömleğini aldı. “Eski bir hikâye.” Bu cevap içime oturdu. “Eski bir hikâye mi?” Başını eğdi. “Evet.” O gece ilk kez aramızda sessizlik oldu. Ben yatağın bir ucunda, o diğer ucunda yatıyordu. Aklımda yüzlerce soru vardı. Kimdi o kadın? Neden göğsüne dövmesini yaptırmıştı? Neden bunca zaman bana bundan bahsetmemişti? En önemlisi, hâlâ onu seviyor muydu? Sabah kahvaltıda dayanamadım. “Ben senin eşinim Tayfun. Geçmişindeki herkesi bilmek zorunda değilim. Ama göğsünde başka bir kadının yüzünü taşıdığını evlendikten sonra öğrenmek beni incitti.” Tayfun uzun süre sustu. Sonra sandalyesinden kalkıp yanıma geldi. Elimi tuttu. “Onu sana anlatmak istemediğim için değil,” dedi. “Onu anlatmaya cesaret edemediğim için sustum.” İçimdeki öfke bir anda meraka dönüştü. Tayfun pencerenin önüne geçti. Uzun süre dışarı baktı. “Dövmemdeki kadın, benim eşim değildi.” Şaşırdım. “Peki kimdi?” “Benim kız kardeşim.” Sanki duyduğum cümlenin anlamını çözmek için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı. Tayfun devam etti. “Kız kardeşim genç yaşta hayatını kaybetti. Çok zor bir dönemden geçiyordum. O zamanlar onu kaybetmenin acısıyla baş edemiyordum. Bir gün onun bir fotoğrafını buldum. Bana gülümsüyordu. O fotoğraftaki yüzü göğsüme yaptırdım. Çünkü onu kalbime yakın tutmak istedim.” Gözlerim doldu. Ama hikâye burada bitmiyordu. Tayfun, yıllar önce kız kardeşinin küçük bir oğlunu geride bıraktığını anlattı. Çocuk henüz çok küçüktü ve aile içinde herkes kendi acısıyla boğuşurken Tayfun onun sorumluluğunu üstlenmişti. Yıllarca yeğenine hem amca hem baba gibi davranmıştı. Onu büyütmüş, okutmuş, hayata hazırlamıştı. “Ben o dövmeyi hiçbir zaman başka bir kadının hatırası olarak taşımadım,” dedi. “Ablamın bana bıraktığı sevgiyi unutmamak için taşıdım.” Başımı eğdim. Utanmıştım. O gece dövmeye tekrar baktım. Birkaç saat önce beni rahatsız eden o kadın yüzü artık bambaşka görünüyordu. Artık kıskandığım bir yabancı değildi. Tayfun’un hayatındaki en büyük kaybın, en büyük sevginin ve yıllarca taşıdığı sorumluluğun simgesiydi. Yanına oturdum. “Bana kızmadın mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Sadece seni kaybetmekten korktum.” Elimi tuttu. “Beni zaten buldun.” Bu söz, içimde yıllardır kapalı duran bir kapıyı açtı. O günden sonra Tayfun’un göğsündeki dövmeye her baktığımda başka bir şey görmeye başladım. Bir kadının yüzünü değil, bir adamın sadakatini görüyordum. Sevmenin sadece birine sahip olmak olmadığını, bazen bir hatırayı yıllarca kalbinde taşımak olduğunu anlıyordum. Evliliğimizin üzerinden üç yıl geçti. Bazen birlikte sahilde yürürken ilk tanıştığımız tatili konuşuyoruz. Tayfun hâlâ o günlerdeki gibi gülümsüyor. Ben de hâlâ onun yanında kendimi genç hissediyorum. Fakat artık sevgimizin yalnızca ilk heyecandan ibaret olmadığını biliyorum. Çünkü insan bazen hayatının aşkını bulduğunda, onun geçmişini de kabul etmek zorunda kalıyor. Ben o dövmeyi ilk gördüğümde korkmuştum. Şimdi ise ne zaman görsem, Tayfun’un kalbinin ne kadar büyük olduğunu hatırlıyorum. Ve şunu biliyorum: Bazı insanlar geçmişlerini silerek yeni bir hayata başlamaz. Geçmişlerindeki acıları sevgiye dönüştürüp, o sevgiyle yeni bir hayat kurarlar. Ben de elli iki yaşımda bunu öğrendim. Meğer aşkın yaşı yokmuş; insanın kalbini yeniden açmaya cesaret ettiği gün, hayat yeniden başlıyormuş.