“İlk satırı yüksek sesle okumaya başladığı anda elimdeki kamera yere düştü. Çünkü ağabeyimin yirmi iki yıl önce yazdığı o cümle, kızları neden gerçekten bana bıraktığını anlatıyordu.” Bade’nin sesi salonun içinde yankılandı. “Baran, eğer bu mektubu bir gün kızlar okuyorsa, demek ki sen benim yapamadığım şeyi yaptın. Ama bilmen gereken bir gerçek var. Ben onları yalnızca korktuğum için bırakmadım.” Nefesim kesildi. Salonun arka tarafında bir sandalye devrildi ama kimse dönüp bakmadı. Herkes sahnedeki üç kıza kilitlenmişti. Ben ise yerimden kalkamıyordum. Bade okumaya devam etti. “Doktorlar bana, eşimin ölümünden sonra kızların peşinde birilerinin olabileceğini söyledi. Çünkü annelerinin ailesinden kalan bir miras vardı. O miras, kızlar reşit olduğunda onların adına geçecekti.
Ve o para yüzünden bana tehditler gelmeye başladı.” Başımı kaldırdım. Ne mirası? Ne tehdidi? Ağabeyim bana bunların hiçbirini anlatmamıştı. Eylül’ün elleri titriyordu. İnci ise ağlamaya başlamıştı. Bade bir an durdu. Sonra mektubun devamını okudu. “Ben iyi bir baba değildim. Korktum. Kaçtım. Ama Baran’ın kaçmayacağını biliyordum. O yüzden kızları ona bıraktım. Çünkü onları hayatta tutabilecek tek kişi oydu.” Dizlerimdeki güç tamamen çekildi. Yanımdaki sandalyeye tutunmaya çalıştım ama başaramadım. Gerçekten de dizlerimin üzerine çöktüm. Bir görevli yanıma koştu. “Beyefendi, iyi misiniz?” Cevap veremedim. Sahnede üç kız da bana bakıyordu. Ve o an yirmi iki yıl boyunca yaşadığım her şey gözlerimin önünden geçti. İlk gece üçünün birden ağlaması. Sütü fazla ısıtıp panikle soğuk suyun altında bekletmem. Eylül’ün üç yaşında ateşler içinde kıvranırken sabaha kadar başında oturmam. İnci’nin okulun ilk günü kapının önünde eteğime yapışır gibi pantolonuma sarılması. Bade’nin on altı yaşındayken bana, “Sen benim babam değilsin!” diye bağırıp odasının kapısını çarpması. O gece banyoya gidip sessizce ağlamıştım