Çünkü haklıydı. Ben onların babası değildim. Ama o anda, mezuniyet salonunun ortasında dizlerimin üzerinde dururken ilk kez başka bir şey düşündüm. Belki de babalık, birinin kanından gelmek değildi. Belki de birinin yanında kalmayı seçmekti. Bade mikrofonu tekrar kaldırdı. “Bir şey daha var.” Salonda çıt çıkmıyordu. Eylül, cübbesinin cebinden küçük, sararmış bir zarf çıkardı. “Bu mektubu iki ay önce bulduk,” dedi. “Babaannemizin eski evindeki kilitli bir çekmecede.” Kalbim yine hızlandı. O evi yıllar önce satmıştık. Kızlar neden oraya gitmişti? İnci mikrofonu aldı. “Mezuniyetten önce geçmişimizi araştırmak istedik. Biyolojik babamızı bulmak için değil. Baran’ın bizim için neden bu kadar çok şeyden vazgeçtiğini anlamak için.” Başımı öne eğdim. İnci’nin sesi titredi. “Sonra aslında onun sandığımızdan çok daha fazla şeyden vazgeçtiğini öğrendik.” Sahnede büyük ekrana bir fotoğraf yansıtıldı. Fotoğrafı görür görmez kalbim duracak gibi oldu. Yirmi sekiz yaşındaydım. Yanımda genç bir kadın vardı. Serra. Yıllardır adını yüksek sesle söylememiştim. Eylül konuştu. “Bu kadın Serra.” Gözlerimi kapattım. Serra benim nişanlımdı. Kızlar hayatıma girdikten yaklaşık sekiz ay sonra benden ayrılmıştı. Daha doğrusu ben gitmesine izin vermiştim. Bana son kez, “Baran, seni seviyorum. Ama üç çocuk büyütmeye hazır değilim.” demişti. Ben de ona kızmamıştım. Nasıl kızabilirdim? Ben bile hazır değildim.
Ama kızlar bana bakıyordu. Üç çift göz. Üç küçük hayat. Serra’ya sadece, “Anlıyorum,” demiştim. Sonra bir daha hiç görüşmemiştik. Bade devam etti. “Baran bize bunu hiçbir zaman anlatmadı.” Eylül gözyaşlarını sildi. “Bize hiçbir zaman ‘Sizin yüzünüzden evlenemedim’ demedi.” İnci ekledi: “Bize hiçbir zaman borçlu olduğumuzu hissettirmedi.” Artık salondaki insanların çoğu ağlıyordu. Ben ise içimde gittikçe büyüyen bir korkuyla sahneye bakıyordum. Çünkü kızların bunu neden mezuniyet töreninde anlattığını anlamıyordum. Sonra sahnenin yan kapısı açıldı. İçeri takım elbiseli yaşlı bir adam girdi. Elinde siyah bir evrak çantası vardı. Onu tanımıyordum. Dekanın yanına geldi. Bade bana baktı. “Baran, lütfen sahneye gelir misin?” Başımı iki yana salladım. Ayağa kalkacak gücüm yoktu. Ama arkamdaki yüzlerce insan alkışlamaya başladı. Yavaşça kalktım. Dizim sızlıyordu. Merdivenleri tek tek çıktım. Sahneye vardığım anda üçü birden bana sarıldı. İlk kez üçü de aynı anda. Eylül kulağıma, “Bu kez kaçamazsın,” diye fısıldadı. Gülmeye çalıştım. “Ne yaptınız siz?” Takım elbiseli adam öne çıktı. “Ben Avukat Cemal Ergin.” Elimi sıktı. “Kızların annesinin ailesine ait miras dosyasını takip ediyorum.” Donup kaldım. Cemal Bey devam etti. “Yirmi iki yıl boyunca bu miras bir fonda tutulmuş. Üçüzler yirmi iki yaşına geldiğinde eşit şekilde kendilerine devredilmesi şart koşulmuş.” “Ne kadar?” diye sordum istemeden. Adam gülümsedi. “Oldukça fazla.” Kızlara baktım. “Bunu bana neden söylüyorsunuz?” Bade cevap verdi. “Çünkü üçümüz de aynı kararı verdik.” İçimde kötü bir his oluştu. “Hayır.” Daha ne söyleyeceklerini duymadan söyledim. “Ne yapmayı düşünüyorsanız hayır.” İnci kaşlarını çattı. “Daha söylemedik bile.” “Biliyorum.” Onlara baktım. “Paranız sizin. Hayatınızı kurun. Ev alın. Dünyayı gezin. Yüksek lisans yapın. Ne istiyorsanız yapın. Ama sakın bana vermeye kalkmayın.” Eylül ağlayarak güldü. “Tam da böyle söyleyeceğini biliyorduk.” Bade mikrofonu bıraktı. Sonra elimi tuttu. “Biz de sana para vermiyoruz.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Peki ne yapıyorsunuz?” Büyük ekranda başka bir görüntü belirdi. Eski bir dükkân. Tabelası sökülmüş. Camları tozlu. Ama binayı tanıdım. Yirmi iki yıl önce çalıştığım nalbur. Üst katındaki küçücük ev. İlk gecemiz. Üç beşik yerine üç çamaşır sepetini yan yana koyduğum oda. Nefesim tutuldu. İnci gülümsedi. “Binayı satın aldık.” “Ne?” “Geçen ay.” “Niye?” Bade cevap verdi. “Orayı bir vakfa dönüştürüyoruz.” Ekranda yeni bir proje çizimi belirdi. Binanın üzerinde büyük harflerle şunlar yazıyordu: BARAN YUVA DESTEK MERKEZİ Altında daha küçük harflerle: Tek başına çocuk büyüten aileler için destek merkezi. Etrafımdaki alkış seslerini artık duyamıyordum. Sadece tabelaya bakıyordum. Eylül elimi sıktı. “Sen yirmi yedi yaşındayken kimse sana yardım etmedi.” İnci devam etti. “Üç bebekle tek başınaydın.” Bade gözlerimin içine baktı. “Başka bir Baran aynı şeyi yaşadığında yalnız kalmasın istedik.” Gözlerim doldu. “Ben bunu hak etmedim.” Üçünün de yüzü bir anda değişti. Bade neredeyse kızgın bir sesle, “Bir daha bunu söyleme,” dedi. Eylül başını salladı. “Bize yirmi iki yıl verdin.” İnci ise sessizce ekledi: “Biz sana geri vermiyoruz.
Senin yaptığını devam ettiriyoruz.” İşte o cümlede gerçekten çözüldüm. Onlara sarıldım. Üçü de çocukken olduğu gibi kollarımın arasındaydı. Ama artık bebek değillerdi. Üç güçlü genç kadındılar. Ve o an ilk defa yılların boşa gitmediğini anladım. Mezuniyetten sonra hep birlikte eski binaya gittik. Kapıyı açtığımızda içerisi hâlâ talaş ve eski ahşap kokuyordu. Merdivenleri çıktım. Üst kattaki dairenin kapısını açtım. Oda boştu. Ama gözümün önünde her şey hâlâ duruyordu. Üç çamaşır sepeti. Biberonlar. Dağınık bezler. Uykusuz bir adam. Ve hayatının bittiğini düşünen yirmi yedi yaşındaki hâlim. Bade yanıma geldi. “Ne düşünüyorsun?” Duvara baktım. “Burada ilk gece sabaha kadar ağlamıştım.” “Biz mi çok ağlamışız?” Gülümsedim. “Hayır.” Ona baktım. “Ben.” Bade hiçbir şey söylemeden başını omzuma yasladı. Bir süre sonra aşağıdan Eylül’ün sesi geldi. “Baran! Gelmen lazım!” Koşarak aşağı indik. İnci dükkânın eski tezgâhının arkasında bir kutu bulmuştu. Tozlu metal bir kutu. Üzerinde ağabeyimin adı yazıyordu. Ellerim titremeye başladı. Kutuyu açtık. İçinde birkaç fotoğraf ve tek bir kaset vardı. Ertesi gün kaseti eski bir oynatıcıda dinledik. Ağabeyimin sesiydi. Yorgun. Kırık. “Baran, bunu bir gün duyarsan bilmeni istiyorum. Sana yaptığım şey affedilir değildi. Kızları bırakıp kaçtım. Ama senin onları benden daha iyi seveceğini biliyordum.” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ağabeyimin sesi tekrar geldi. “Bir gün geri dönmeyi düşündüm. Defalarca. Ama uzaktan sizi gördüm. Kızlar sana baba diye koşuyordu. O zaman anladım. Ben onların hayatına girersem sadece kendi suçluluğumu hafifletecektim. Onların hayatını değil.” Kayıt orada bitiyordu. Yıllardır içimde taşıdığım öfke garip şekilde kayboldu. Onu affettim mi bilmiyorum. Belki bazı şeyler tamamen affedilmez. Ama artık cevabımı almıştım. Altı ay sonra Baran Yuva Destek Merkezi açıldı. İlk gün kapıdan içeri yirmi dört yaşında genç bir adam girdi. Kucağında bir bebek vardı. Diğer eliyle dört yaşlarında küçük bir kızın elini tutuyordu. Gözlerinin altı mosmordu. “Bana buraya gelmemi söylediler,” dedi utanarak. “Çocukları tek başıma büyütüyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum.” Ona baktım. Yirmi yedi yaşındaki hâlimi gördüm. Yanına yürüdüm. Omzuna dokundum. “Ben de bilmiyordum.” Adam şaşkınlıkla yüzüme baktı. Gülümsedim. “Ama insan her şeyi bir günde öğrenmiyor.” Arkamda üç kızım duruyordu. Eylül, İnci ve Bade. Evet. O günden sonra onlara içimden ilk kez açıkça böyle demeye başladım. Kızlarım. Çünkü bazı aileler aynı soyadından doğar. Bazıları aynı kandan. Bazıları ise bir kapının önüne bırakılan üç bebekle başlar. Ben yirmi iki yıl boyunca kendi hayatımı kaçırdığımı sanmıştım. Meğer bütün o yıllar boyunca kendi hayatımın tam ortasındaymışım. Ve bugün biri bana o gece telefonu neden geri bıraktığımı sorsa, vereceğim cevap çok basit olurdu. Çünkü küçücük bir el parmağıma tutunmuştu. Ben de o eli hiç bırakmamıştım. Asıl bilmediğim şey ise şuydu: O gece onları kurtardığımı sanmıştım. Yirmi iki yıl sonra anladım ki aslında onlar beni kurtarmıştı.