Kocamın Mezarına Her Gün Giderdim… Ta ki O Gün Karşıma Çıkana Kadar

Fotoğrafı elimde tutarken parmaklarım uyuştu. Sanki kâğıt değil de, hayatımın ortasına bırakılmış bir bomba tutuyordum. Kız karşımdaki sandalyeye oturmuş, çorba kasesini iki eliyle kavrayarak ısınmaya çalışıyordu. Yüzü soğuktan kızarmıştı ama o gözler… o gözler Murat’ın gözleri gibiydi.

“Bu fotoğraf neden sende?” dedim. Sesim istemeden sert çıktı. Kız ürktü.

“Adımı söyleyeyim mi?” diye fısıldadı.

Başımı salladım. “Ben Elif. Sen?”

“Zeynep,” dedi. “Annem bu fotoğrafı verdi… ama saklamamı söyledi. Beni bulmak istemezsen diye…”

Kalbim göğsümde çırpınmaya başladı. “Kimi bulmak istemezsem?”

Zeynep yutkundu. “Onu… fotoğraftaki adamı.”

Başım döndü. Murat’ın cenazesini ben görmüştüm. Mezarını ben kazdırmıştım. Ölüm raporu, hastane, taziyeler… hepsi gerçekti. Peki bu çocuk nasıl olur da onu “aramaya” gelirdi?

“Zeynep,” dedim, boğazım düğümlenerek, “Murat… benim kocamdı. Ve üç yıl önce öldü.”

Kız kararlı bir şekilde başını salladı.
“Hayır… annem ‘ölmedi’ dedi. ‘Sadece yokmuş gibi yapıyorlar’ dedi.”

O an evin içi bile daha soğuk geldi. “Annen kim?” diye sordum.

“Sevil,” dedi. “Onun telefonunda bir adres gördüm… mezarlık yazıyordu. Annem hep ‘oraya gitme’ derdi. Sorunca ağlardı.”

Sevil ismi zihnimde yankılandı. Tanıdık mıydı? Murat’ın geçmişinden biri mi? Yoksa hiç bilmediğim bir sayfa mı?

Zeynep, çantasından buruşmuş bir kâğıt çıkardı. “Bunu da verdi,” dedi. “Yazısı karışık…”

Kâğıdı açtım. İçinde tek cümle vardı:

“Eğer bir gün seni bulursa, ona mektubu ver. Murat’a değil, Elif’e.”

Altında da şehir dışındaki küçük bir kasabada bir adres…

Zeynep, sanki yıllardır içinde tuttuğu yükü boşaltır gibi anlatmaya başladı:
“Küçükken bir adam vardı… saçımı tarardı. Bana ‘kuzum’ derdi. Sonra bir gün gitti. Annem gecelerce ağladı.”

İçimde bir şey kırıldı. Murat bana da “kuzum” derdi. O kelimeyi başka birine yakıştıramazdım.

Tam o sırada boynundaki kolye dikkatimi çekti: ince bir zincir ve ucunda küçük bir nazar boncuğu. Murat’ın annesinin bana hediye ettiği boncuğun aynısı… aynı çizik, aynı çatlak.

“Bu kolyeyi kim verdi?” dedim.

“Annem. ‘Bu seni korur’ dedi.”

Mutfağın çekmecesinden yıllardır sakladığım kutuyu çıkardım. İçinde benim nazar boncuğum vardı… ama zinciri kopuktu. Boncuğun kendisi, Zeynep’inkinin tıpatıp aynısıydı.

O an Zeynep’in bakışları değişti.
“Demek siz… siz o’sunuz,” dedi.

“Ben kimim?” dedim.

“Annemin korktuğu kişi…”

Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. “Neden benden korksun?”

Zeynep gözlerimin içine baktı.
“Çünkü annem… aynı adamı sevdiğini düşünüyor.”

İhanet kelimesi boğazımda büyüdü. Murat beni aldatmış olabilir miydi? Üstelik bir çocuk… Hayır. Murat böyle biri değildi. Ben onu tanırdım… ya da tanıdığımı sanırdım.

O gece karar verdim. Zeynep’i yalnız bırakamazdım.
“Bu gece burada kalacaksın,” dedim. “Yarın o adrese gideceğiz.”

Sabah yola çıktık. Sisli bir kasabada, paslı kapılı eski bir evin önünde durduk. Kapıyı çaldım. Uzun süre açan olmadı. Tam geri dönecekken kapı aralandı.

Karşımda yorgun yüzlü bir kadın belirdi. Zeynep’i görünce çığlık attı:
“Zeynep!”

Sonra bana baktı… yüzü bembeyaz oldu.

“Sen…” dedi, sesi titreyerek. “Elif…”

Adımı bilmesi, içimdeki son şüpheyi de parçaladı.

Evin içine girdiğimizde duvarlarda fotoğraflar vardı. Ve en önde… Murat’ın genç bir hali. Yanında Sevil. Kucağında bir bebek.

Zeynep fısıldadı: “Bu… benim.”

Sevil, titreyen ellerle bir zarf uzattı. “Bunu sana yıllardır vermem gerekiyordu,” dedi. “Ama gerçeği öğrenirsen yıkılacağını biliyordum.”

Zarfı açtım. İçinde Murat’ın el yazısıyla yazılmış bir mektup vardı:

“Elif… Ben ölmedim. Ama yaşadığım da söylenemez…”

Murat, geçmişte karıştığı bir işten kaçtığını, beni korumak için “ölüm” gibi görünmeyi seçtiğini yazıyordu. Zeynep’in onun kızı olduğunu da.

Mektup elimden kaydı.
Sevil ağladı: “O ölüm sahteydi… ama sonra adamlar onu buldu. Bu kez gerçekten… gitti.”

O an içimde Murat’a dair her şey ikiye bölündü:
Sevdiğim adam… ve bizi paramparça eden adam.

Zeynep yanımda sessizce ağlıyordu. O küçük omuzlar titriyordu. Mezarlıkta donmak üzere bulduğum çocuğun… aslında Murat’ın benden sakladığı hayatın bir parçası olduğunu anladım.

Derin bir nefes aldım.
“Ben Murat’ı kaybettim,” dedim. “Ama Zeynep’i kaybetmeyeceğim.”

Zeynep gözlerime baktı. “Beni… yanına alır mısın?” dedi.

Cevap içimden geldi:

“Evet.”

O gün mezarlığa döndüğümde Murat’ın mezarına sadece çiçek bırakmadım.
Yanımda Zeynep vardı.

Mezar taşına bakıp fısıldadı:

“Baba…”

Ve ben ilk kez anladım…
Bazen hayat, en acı gerçeği bile bir çocuğun nefesiyle yeniden anlamlı hale getirir.

Sayfalar: 1 2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir