Küçük kızımın mezarı başında diz çökmekten yeni kalkmıştım ki eşim Sude, arkamdan neredeyse fısıltıyla konuştu:
“Artık onu rahat bırakmamız gerek… dinlenmesine izin ver.”
Başımı salladım ama içimde bir şey buna karşı çıkıyordu.
O toprağın altında yatanın gerçekten kızım olduğuna hiçbir zaman tam olarak inanamamıştım.
Aylar boyunca aynı soğuk mermer mezar taşlarının arasında yürümüştüm. Avucumda, kızım Zeynep’in boynundan hiç çıkarmadığı gümüş nazar boncuğunu sıkıca tutar, bana anlatılan hikâyeyi kendime tekrar ederdim:
Bir yangın…
Talihsiz bir kaza…
Polisin “elde edilen kalıntıların yeterli olduğu” yönündeki resmi raporu.
O gece eve döndüğümde içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Ve o huzursuzluk…
Birazdan gerçeğe dönüşecekti.
