Ertesi sabah, Rıza işe gittikten sonra mutfak masasında oturdum. Soğuyan kahvem, önümde duran not…
Ve bir karar.
Numarayı aradım.
Telefonu açan kadın Aylin’di.
Sakin konuşuyordu. Sanki bu aramayı bekliyormuş gibi.
Gerçek kısa sürede ortaya çıktı.
Aylin bir özel dedektifti.
Kızım Selin, babasının son zamanlardaki hâlinden şüphelenmiş ve onu araştırması için Aylin’i tutmuştu.
Rıza bunu öğrenmiş, paniklemişti.
Notu o yazmıştı.
Ama “o” dediği kişi ben değil, kızımız Selin’di.
Yirmi yıl önce yaşanmış kısa bir ilişki…
Bitmiş, üstü örtülmüş, gömülmüş bir gerçek.
Aylin hastaydı. Fazla zamanı kalmadığını söyledi.
Amacı ilişkiyi canlandırmak değil, gerçeğin artık saklanmamasıydı.
Rıza’ya hemen bir şey söylemedim.
Günlerce söylemedim.
Onu izledim.
Zayıflamasını…
Sevmediği hâlde şarap içmesini…
Geceleri sessizliğini…
Bir akşam ona sordum:
“Onu sevdin mi?”
Başını eğdi.
“Hayır,” dedi. “Ama sana söyleyemedim. Seni kaybetmekten korktum.”
İşte o an anladım:
Beni kaybettiği an, gerçeği benim yerime taşıyabileceğine karar verdiği andı.
Ertesi sabah küçük bir çanta hazırladım.
Kapıdan çıkarken öfke yoktu içimde.
Sadece netlik vardı.
“Ne kadar süre?” diye sordu.
“Sessiz kalmadan önce kim olduğumu hatırlayana kadar,” dedim.
Kapıyı kapattım.
Bu evliliği öfkeyle terk etmedim.
Onurumu alıp çıktım.