Torunumun doğum günü bir restoranda kutlandı.
Şık bir salon, yumuşak ışıklar, canlı müzik… Masalar yemeklerle doluydu. Herkes gülümsüyor, kadehler tokuşturuluyordu.
Ben ise en uzak köşeye oturtulmuştum.
Oğlumun yanına değil.
Torunumun yanına hiç değil.
Kimse rahat olup olmadığımı sormadı. Kimse yer değiştirmeyi teklif etmedi.
Sanki orada olmam bir zorunluluktu ama varlığım istenmiyordu.
Oğlum dikkatlerin merkezindeydi. Yanında eşi, etrafında onun akrabaları…
Yüksek sesle konuşuyor, gülüyorlardı. Kutlamanın gerçek sahipleri gibiydiler.
Ben ise onların gözünde sadece bir arka plandım.
Eski kıyafetler içindeki, görmezden gelmesi kolay bir yaşlı kadın.
Hediyeler verilmeye başlandığında, uzun süre yerimden kalkmadım.
Korktuğum için değil…
Sıramın kimseyi ilgilendirmeyeceğini bildiğim için.
Ama yine de kalktım.
Oğluma yaklaştım ve ona para dolu bir zarf uzattım.
Son param değildi, ama dürüstçe biriktirilmişti.
Teşekkür etmedi.
Beni baştan aşağı süzdü, yüzünü buruşturdu ve cebinden eski bir mendil çıkardı.
Kirli. Buruşuk.
“Al,” dedi.
“Yüzünü temizle… İnsanların önünde bizi utandırma.”
Salondan hafif kahkahalar yükseldi.
Devamında yaşananlar, herkesin beklediğinden çok farklıydı. Okumaya devam edin.
