Hayat bazen insanı hem duygusal hem de maddi olarak aynı anda sınar. Ben bunu en ağır şekilde yaşayanlardan biriyim. On iki yıllık evliliğim, kocamın “daha genç biriyle yeni bir başlangıç” istemesiyle bitti. Ardından çalıştığım şirket satıldı ve tek bir e-posta ile işsiz kaldım. Ne bir güvence, ne de geleceğe dair net bir plan vardı.
Bu süreçte aile, finans ve güvenlik duygularım yerle bir oldu. Arkadaşlarım zamanla uzaklaştı, birikimlerim hızla eridi. Her sabah aynı soruyla uyanıyordum: Bunun bir anlamı var mı?
Kaçmak istedim. Kendimden, geçmişten, hayal kırıklıklarından… Vermont’ta küçük, sessiz bir kasabada minicik bir kulübe kiraladım. Zamanın yavaş aktığı, herkesin herkesi tanıdığı bir yerdi.
Oraya taşındıktan 24 saat bile geçmeden kapım çalındı.
Karşımda, ellerinde buharı tüten bir yemek kabıyla yaşlı bir çift vardı: Emine ve Hasan. Güleryüzlüydüler, sıcaklardı ve “mahalleye hoş geldin” demek için gelmişlerdi. Emine’nin getirdiği yemek, ilk bakışta samimi bir jestti. Ama ilk lokmadan sonra bunun hayatımın en zor sınavlarından biri olacağını henüz bilmiyordum.
