Ne zahmetlerle büyüttüm
Ne günlerdi, ne zorluklardı… Altı çocuğu büyütmek kolay mı? O günleri düşündükçe içim burkuluyor. Doktor nedir, hastane nedir bilmezdik. Çocuklarımı doğururken çoğunu evde kucağıma aldım. Köyümüzde bir ebe vardı, şanslıysak o yetişirdi. Ama ne şansımız vardı, ne de nazlanacak vaktimiz. O zamanlar kadınlık demek, güç demekti. Çalışır, tarlada ter döker, çocuklarımı büyütürken her gün yüreğimden bir parça bırakırdım.
Babaları, Allah rahmet eylesin, bir köşede oturur, hayata karışmazdı pek. Sırtımı hep kendim yasladım duvarlara. Tarla ekerdim, fasulye toplardım, sonra onları köy pazarına taşır satardım. Gelirim az olurdu, ama içimde hep bir umut vardı: “Bu çocuklar okuyacak, iyi yerlere gelecek.” Nitekim de öyle oldu. Her birini okutmaya çalıştım, borçla harçla da olsa düğünlerini yaptım. Yıllar geçti, hayat geçti, göz açıp kapayıncaya kadar.
Bir gün aynaya baktım, yüzümdeki çizgiler geçmişin sessiz hikâyelerini anlatıyordu. Yaş 75 olmuş, ama kalbimde hala gençliğimin hevesi vardı. Babaları da erkenden göçüp gitti dünyadan, beni yalnız bırakıp. Ev koca bir sessizlik içinde… İlk başta yalnızlık zor gelmedi; bahçem vardı, komşularım vardı. Ama zaman geçtikçe, insan yalnızlığın ağırlığını daha derinden hissediyor.
Oğlumun Teklifi
Bir gün büyük oğlum çıkageldi. Kapıyı açtım, boynuma sarıldı. Gözlerinde bir sıcaklık vardı, ama yüzünde bir kararlılık sezdim.
“Anne,” dedi, “senin burada tek başına yaşaman zor. Hadi, toparlan. Benimle geleceksin. Seni yalnız bırakmam.”
“Evladım,” dedim, “benim toparlanacak neyim var ki? Birkaç eski çulum var, bir de birkaç parça hatıram.” Ama oğlum ısrarcıydı. Ben de o sıcaklığa dayanamadım, pazar çantasına birkaç parça eşyamı koydum, bastonumu alıp kapıya çıktım.
Sabah yola çıktık, ama yol bitmek bilmedi. Arabada sessizce oturup geçtiğim yılları düşündüm. Bu yaşa kadar ne emekler verdim, ne hayaller kurdum. Şimdi kocaman bir hayatı, pazar çantasına sığdırıp gidiyordum.
Gelinin Kapısı
Sonunda oğlumun evine vardık. Arabadan indim, ayaklarım toprağa değdiğinde içime bir hüzün çöktü. Oğlum eve doğru yöneldi, üç kez zile bastı. Nihayetinde kapıyı gelinim açtı. İçeri girdim, ama gelinim dışarı çıktı. Ne hoş geldin dedi, ne bir tebessüm etti. Gözlerinde bana dair bir sıcaklık göremedim.
Eve adım attığım anda her şey çok yabancı geldi. Kendi evimde yıllardır alıştığım kokular burada yoktu. Koltuklar bir başka, sessizlik bir başka. Gelin, “Hoş geldiniz anne,” demedi, bir bardak su bile sunmadı. Oğlum ise gergin bir ifadeyle odasına çekildi.
Yeni Hayat, Eski Özlemler
Gelinle aramızda görünmez bir duvar vardı. Ne yapsam, ne söylesem bir türlü yıkılmıyordu o duvar. Her hareketim göze batıyordu sanki. Mutfağa girsem, “Anne sen otur, ben yaparım,” diyordu. Ama bir oturuşum saatlerce sürüyordu. Elde iş yok, bahçeye çıkamıyorum. Günler geçtikçe yüreğimde büyüyen yalnızlık, oğlumun evinde de peşimi bırakmadı.
Bir sabah kahvaltı sırasında gelin, oğluma dönüp şöyle dedi:
“Bey, annen burada ne kadar kalacak?”
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Oğlum sessiz kaldı, yüzüme bakamadı. Gözlerim doldu ama belli etmedim. Sofrayı toplamaya yardım etmek istedim, gelin izin vermedi. O gün anladım ki, bir evde yabancı hissetmek en büyük yalnızlık.
Kendi Evim, Kendi Dünyam
Ertesi gün kararımı verdim. Oğluma dedim ki:
“Evladım, bu ev sizin. Burası sizin düzeniniz, sizin huzurunuz. Ben sizin mutluluğunuzu bozmak istemem. Beni köyde bıraktığınız yere geri götür.”
Oğlum önce şaşırdı, sonra üzgün bir yüz ifadesiyle beni arabaya bindirdi. Köye dönerken içimde bir hafiflik vardı. Kendi evime, kendi bahçeme dönmenin huzurunu hissediyordum.
Evet, yalnızlık zordu. Ama insan kendi yuvasında yalnız kalmayı, başkasının evinde yabancı olmaya tercih ederdi. Bahçemdeki toprak, avlumdaki güvercinler, kapımdan geçen komşular… İşte benim hayatım buydu. Ve en büyük bavulum, kalbimde taşıdığım hatıralardı.
Şimdi her sabah kuş sesleriyle uyanıyorum. Ellerim toprakla buluşuyor, yüreğim de huzurla. Yalnızım, evet. Ama ruhum özgür, anılarım ise bana yoldaş
Ne günlerdi, ne zorluklardı… Altı çocuğu büyütmek kolay mı? O günleri düşündükçe içim burkuluyor. Doktor nedir, hastane nedir bilmezdik. Çocuklarımı doğururken çoğunu evde kucağıma aldım. Köyümüzde bir ebe vardı, şanslıysak o yetişirdi. Ama ne şansımız vardı, ne de nazlanacak vaktimiz. O zamanlar kadınlık demek, güç demekti. Çalışır, tarlada ter döker, çocuklarımı büyütürken her gün yüreğimden bir parça bırakırdım.
Babaları, Allah rahmet eylesin, bir köşede oturur, hayata karışmazdı pek. Sırtımı hep kendim yasladım duvarlara. Tarla ekerdim, fasulye toplardım, sonra onları köy pazarına taşır satardım. Gelirim az olurdu, ama içimde hep bir umut vardı: “Bu çocuklar okuyacak, iyi yerlere gelecek.” Nitekim de öyle oldu. Her birini okutmaya çalıştım, borçla harçla da olsa düğünlerini yaptım. Yıllar geçti, hayat geçti, göz açıp kapayıncaya kadar.
Bir gün aynaya baktım, yüzümdeki çizgiler geçmişin sessiz hikâyelerini anlatıyordu. Yaş 75 olmuş, ama kalbimde hala gençliğimin hevesi vardı. Babaları da erkenden göçüp gitti dünyadan, beni yalnız bırakıp. Ev koca bir sessizlik içinde… İlk başta yalnızlık zor gelmedi; bahçem vardı, komşularım vardı. Ama zaman geçtikçe, insan yalnızlığın ağırlığını daha derinden hissediyor.
Oğlumun Teklifi
Bir gün büyük oğlum çıkageldi. Kapıyı açtım, boynuma sarıldı. Gözlerinde bir sıcaklık vardı, ama yüzünde bir kararlılık sezdim.
“Anne,” dedi, “senin burada tek başına yaşaman zor. Hadi, toparlan. Benimle geleceksin. Seni yalnız bırakmam.”
“Evladım,” dedim, “benim toparlanacak neyim var ki? Birkaç eski çulum var, bir de birkaç parça hatıram.” Ama oğlum ısrarcıydı. Ben de o sıcaklığa dayanamadım, pazar çantasına birkaç parça eşyamı koydum, bastonumu alıp kapıya çıktım.
Sabah yola çıktık, ama yol bitmek bilmedi. Arabada sessizce oturup geçtiğim yılları düşündüm. Bu yaşa kadar ne emekler verdim, ne hayaller kurdum. Şimdi kocaman bir hayatı, pazar çantasına sığdırıp gidiyordum.
Gelinin Kapısı
Sonunda oğlumun evine vardık. Arabadan indim, ayaklarım toprağa değdiğinde içime bir hüzün çöktü. Oğlum eve doğru yöneldi, üç kez zile bastı. Nihayetinde kapıyı gelinim açtı. İçeri girdim, ama gelinim dışarı çıktı. Ne hoş geldin dedi, ne bir tebessüm etti. Gözlerinde bana dair bir sıcaklık göremedim.
Eve adım attığım anda her şey çok yabancı geldi. Kendi evimde yıllardır alıştığım kokular burada yoktu. Koltuklar bir başka, sessizlik bir başka. Gelin, “Hoş geldiniz anne,” demedi, bir bardak su bile sunmadı. Oğlum ise gergin bir ifadeyle odasına çekildi.
Yeni Hayat, Eski Özlemler
Gelinle aramızda görünmez bir duvar vardı. Ne yapsam, ne söylesem bir türlü yıkılmıyordu o duvar. Her hareketim göze batıyordu sanki. Mutfağa girsem, “Anne sen otur, ben yaparım,” diyordu. Ama bir oturuşum saatlerce sürüyordu. Elde iş yok, bahçeye çıkamıyorum. Günler geçtikçe yüreğimde büyüyen yalnızlık, oğlumun evinde de peşimi bırakmadı.
Bir sabah kahvaltı sırasında gelin, oğluma dönüp şöyle dedi:
“Bey, annen burada ne kadar kalacak?”
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Oğlum sessiz kaldı, yüzüme bakamadı. Gözlerim doldu ama belli etmedim. Sofrayı toplamaya yardım etmek istedim, gelin izin vermedi. O gün anladım ki, bir evde yabancı hissetmek en büyük yalnızlık.
Kendi Evim, Kendi Dünyam
Ertesi gün kararımı verdim. Oğluma dedim ki:
“Evladım, bu ev sizin. Burası sizin düzeniniz, sizin huzurunuz. Ben sizin mutluluğunuzu bozmak istemem. Beni köyde bıraktığınız yere geri götür.”
Oğlum önce şaşırdı, sonra üzgün bir yüz ifadesiyle beni arabaya bindirdi. Köye dönerken içimde bir hafiflik vardı. Kendi evime, kendi bahçeme dönmenin huzurunu hissediyordum.
Evet, yalnızlık zordu. Ama insan kendi yuvasında yalnız kalmayı, başkasının evinde yabancı olmaya tercih ederdi. Bahçemdeki toprak, avlumdaki güvercinler, kapımdan geçen komşular… İşte benim hayatım buydu. Ve en büyük bavulum, kalbimde taşıdığım hatıralardı.
Şimdi her sabah kuş sesleriyle uyanıyorum. Ellerim toprakla buluşuyor, yüreğim de huzurla. Yalnızım, evet. Ama ruhum özgür, anılarım ise bana yoldaş.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.