Ben Hatice. Yetmiş yaşındayım.
Küçük, çatısı akan bir evde tek başıma yaşıyorum. Bir bastonum, birkaç eski eşyam ve geçmeyen kalp ağrılarım var. Doktorlar ameliyatın artık ertelenmemesi gerektiğini söylediğinde, aklıma gelen ilk isim oğlum Murat oldu.
Onu yokluk içinde büyüttüm. Babasını erken kaybettik. Tarlada çalıştım, temizlik yaptım, aç kaldım ama ona hep şunu söyledim:
“Okuyacaksın.”
Şimdi şehirde büyük bir işi, düzenli bir geliri, yeni bir hayatı vardı. Yağmurlu bir günde hastane evraklarını çantama koyup kapısına gittim. Kalbim korkuyla ama umutla çarpıyordu.
Beni dinledi ama gözleri hep başka yere bakıyordu.
“Bu ara işlerim çok karışık,” dedi.
Sonra bana bir somun ekmek uzattı.
İçim acıdı ama belli etmedim. Yağmurun altında eve dönerken bile onu savundum.
“Zorlanıyordur,” dedim. “Beni düşünmese ekmek bile vermezdi.”
O gece aç ve yorgun halde masaya oturdum. Ekmeği bölmek için bıçağı değdirdiğim anda, içinden katlanmış küçük bir şey yere düştü.
Ellerim titredi. Kalbim duracak gibi oldu.
Ve o an anladım…
Oğlumun bana aslında ne vermek istediğini.
